Blog

Sosyal bilimler Yazılar

III. Reich’ın tartışmalı hukukçusu Carl Schmitt neden jeopolitiği anlamak için yeniden bir referans hâline geldi?

III. Reich’ın tartışmalı hukukçusu Carl Schmitt neden jeopolitiği anlamak için yeniden bir referans hâline geldi?

Anne-Sophie Moreau’nun 15 Ocak 2026 tarihinde Philosophie magazine’de yayınlanan yazısını İlker Kocael çevirdi.

Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı, ABD’nin Venezuela’ya müdahalesi, Donald Trump’ın yeniden seçilmesi, hukuk devleti ilkesine yönelik tehditler… Dünyada yeni bir çağ başlamış gibi görünüyor, güç ilişkilerinin baskın olduğu bir çağ. Peki bu keskin değişimi kavramamıza yardım edecek anahtarlardan biri Carl Schmitt’te bulunuyor olabilir mi? III. Reich’ın tartışmalı hukukçusu Carl Schmitt sağda olduğu kadar solda da bir referans hâline geldi, hatta bu durum Silikon Vadisi’nin girişimci gurularına kadar yayıldı. Yanlış mı yoksa akıl dışı mı?

Emmanuel Macron geçtiğimiz temmuz ayında “İçinde bulunduğumuz hoyrat dünya karşısında, ulusumuz daha güçlü olmalı” diyor ve devam ediyordu: “Bu dünyada daha güçlü olmak için korku salmak, korku salmak için de daha güçlü olmak gerek.” Savaşı merkezine alan bu söylem bazılarını şaşırtabilir. Ancak bu teşhise kim karşı çıkabilir? Ukrayna’nın işgali ve Donald Trump’ın yeniden seçilmesinden bu yana yeni bir çağın içinde bulunuyoruz: bu çağda siyasi eylem artık inançlardan değil tamamen güç ilişkilerinden besleniyor. “Dünyanın yeni efendileri” karşısında artık tarihin öneminden ya da iş birliğinin faydalarından bahsetmek nafile. Trump ya da Putin’in gözünde Avrupa’nın barış taraftarlığı, serbest ticaret, toprak bütünlüğü gibi değerleri boş laflardan ibaret.

Bu sürüklenme süreci üzerine düşünmek için birçok gözlemci en hafif tabirle “tartışmalı” diyebileceğimiz bir yazara başvuruyor: Carl Schmitt. 1888 yılında doğan hukuk kuramcısı özellikle dost/düşman karşıtlığına dayalı siyaset tanımıyla; aynı zamanda bir tür resmi hukukçusu olduğu III. Reich’a bağlılığıyla tanınıyor (ancak eleştirileri dolayısıyla Nazi partisindeki görevi bir süre sonra son bulacaktır). Biyografisine baktığımızda Schmitt’e verip veriştireceğimiz bir sürü şey bulmak mümkün: 1933’te NSDAP’a (Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi) katıldı, Yahudi düşmanı yazılar yazdı, Hitler rejimi lehine demokrasinin yağmalanmasını haklı çıkaran bir sürü makale kaleme aldı (ki bunlardan biri de maalesef meşhur “Führer hukuku koruyor” (1934) yazısıdır, bu yazıda Uzun Bıçaklar Gecesi’nde yaşanan katliamları meşrulaştırmayı amaçlamıştır).

Peki nasıl olur da böyle bir insan bizi kendi çağımızla ilgili aydınlatır? Schmitt bir kenara atılıp unutulacak, adı anıldığında bile anayasa hukukçularını öfkeden kudurtacak türden bir yazar değil mi? Gerçekten de yabana atamayacağımız bir çelişki bu: Hukuk devleti ilkesine saldırılar artarken geçmişte tam da bu ilkeden özgürleşmek gerektiğine dair kuramsal çalışmalar yürüten bir yazarı mı referans alacağız? Demokrasiyi ve zayıflıklarını eleştiren düşünür Schmitt demokrasiden kurtulmamız gerektiğini düşünüyordu. Bununla birlikte bugünü kavramak istiyorsak onun eserlerini göz ardı edemeyiz, hem soldan hem de sağdan filozofların söylediği gibi. Peki ne açıdan, hangi anlamda?

Uluslararası düzenin düşmanı

Bunu anlayabilmek için Schmitt’in temel tezine geri dönelim. Mesele ahlak olduğunda hemen iyi ve kötü arasındaki ayrıma başvururuz. Estetikte güzel ve çirkin kavramlarını işe koşarız. Ekonomide kârlı ve kârlı olmayan arasındaki ayrım önemlidir. Siyasal Kavramı (1927) kitabında bu gözlemleri yapıyor Schmitt. Siyasette buna denk gelen kriter ise “dost/düşman ayrımıdır”. Schmitt’e göre siyasal düşmanın “illa ki kötü olması gerekmez”. “Hatta siyasal düşmanla iş yapmak avantajlı bile gözükebilir. Önemli olan, siyasal düşmanın öteki, yabancı olmasıdır” diye ekler (çev. Ece Göztepe). Yalnızca doğru tanımlanmış çıkarlarının korunup korunamayacağına odaklanmak üzere değer yargılarını bir tarafa bırakmaktır asıl mesele.

Carl Schmitt

Trump soslu dış politikanın belirgin izlerini fark ettik burada değil mi? “ABD başkanının hareket etme ve konuşma biçimini gözlemlediğimizde, Schmitt’in dost/düşman ilişkisi tezini fark etmek pek de güç değil” diyor hukuk filozofu ve Schmitt uzmanı Jean-François Kervégan. “Trump düşmanlarını belirliyor ve buna göre hareket ediyor.” Başka bir filozof Jean-Claude Monod’ya göre “ABD’nin yayılmacı tutumunu ortaya koyan hoyrat emperyalist politikalara dayalı söylemlerinin son derece Schmitt’çi olduğunu söyleyebiliriz.” Esasında Schmitt’in düşüncesinin içinde yaşadığımız dünyayı aydınlatabilecek bir başka anahtar unsuru da beliriyor burada: imparatorlukların dönüşü. “Bugün ABD, Çin ve Rusya’yı yönetenler emperyalizm terimleriyle akıl yürütüyorlar” diyor Kervégan. Çin Tayvan’ı, ABD Kanada’yı ya da “Amerikan körfezini” kontrol etmek istiyor. Devletler arası ilişkileri düzenleme çabalarının aleyhinde işleyen bir eğilim. Aslında Carl Schmitt zamanında ses getirdiyse, bunun önemli sebeplerinden biri uluslararası düzenin doğuşunu eleştirmeye cüret etmiş olmasıydı.

Siyasal Kavramı kitabından başlayarak Schmitt savaşa son verme heveslerine şüpheyle yaklaştığını ifade etti. “Ona göre, barışa yönelen bir uluslararası toplum yanılsamadan başka bir şey değildi” diye açıklıyor Monod. Milletler Cemiyeti’ne küçümseyerek baktı, çünkü hümanist ilkeler yeni bir tahakkümün üzerini örtüyordu, yani Birinci Dünya Savaşı’nın galiplerinin tahakkümünün. Daha da kötüsü, barışseverlik klasik çarpışmalardan daha şiddetli çatışmalara yol açabilirdi. “Savaşı engelleme isteği artık savaşın kendisinden korkmayacak bir yere vardığında nihayetinde ‘savaşın anlamını’ kabul eder ve dolayısıyla onu meşrulaştırır. Bu tip savaşlar kaçınılmaz olarak şiddet ve insanlık dışı doğalarıyla diğer savaşlardan ayrışır. Çünkü siyasetin ötesine geçtiğinizde düşmanınızı itibarsızlaştırmak ve ondan insanlık dışı bir canavar yaratmak bir gereklilik hâlini alır.” Bu ahlakçı iddialara -Schmitt bunları ilahiyatçıların “adil savaş” kavramının geri dönüşü olarak görür- karşı Schmitt modern devletler arasındaki ilişkileri daha önce düzenlemiş olan ve kökeninin izini Yeryüzünün Nomos’u kitabında sürdüğü uluslar hukukunu yani jus publicum europearum’u tercih eder.

1950’de yayınlanan denemesinde “Hukuk, yeryüzüne dayalıdır ve yeryüzüne yöneliktir.” der (çev. M. Furkan Şimşek). Her kanunun hukuki ilkelere değil, bir ilk fethe yaslandığını söylemenin yollarından biri. Büyük mekânlar (Großraum) kuramına da buradan ulaşır: “Schmitt bunu İkinci Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında düşündü. Savaş öncesinde Nazi Almanyasının ihtiraslarını haklı çıkarmak için, savaş sırasındaysa da dünya ölçeğinde güç paylaşımının üç emperyal mekân arasında -Almanya, Sovyetler Birliği ve ABD- yapılması ve dünyanın geleceğinin buna dayanması gerekliliğini öne sürmek için.” diye açıklıyor Kervégan. Bugün durum daha da karmaşık: Gücünü ortaya koyan Çin gibi yeni aktörler var. Ancak her şeye rağmen onun savaş sonrası ütopyalarından arınmış bir dünya fikri ağır basma eğilimi gösteriyor. Monod ekliyor: “Bugün maalesef birbirini tanıyan özgür devletler oluşturmaya dayalı Kantçı anlayışa sırtımızı döndük. Eşitsizliğe dayalı -hem de böyle olduğunu inkâr bile etmeyen- bir dünyaya doğru savrulduk.”

Solcu bir Schmitt?

Ancak bugün Carl Schmitt’e başvuruyorsak bunun sebeplerinden biri de iç politikada bir tür çatışma hâlinin geri dönüşünü betimlemek -hatta bunu temenni etmek- içindir. Paradoksal şekilde Schmitt’in düşüncesini dirilten filozof Chantal Mouffe ve siyaset bilimci Ernesto Laclau gibi solcu yazarlar oldu. Amaçları neydi peki? İktidarda bulunan solda hüküm süren uzlaşma takıntısını bertaraf edip siyasette yeniden açık ve net karşıtlıkları tesis etmek. Ancak solun bu Schmitt’çi momentinden geriye pek bir şey kalmadı. Mouffe İspanya’da belirli bir etkide bulunabildi, aynı zamanda Fransa’da Boyun Eğmeyen Fransa (La France insoumise) popülist sol hareketinin kuramcısı olarak sunuldu. Ancak öyle görünüyor ki siyasette çatışmanın yükselmesine yönelik bu arzu, sol hareketlerin birleşmesi gerekliliğine tosluyor, diye açıklıyor Monod.

Bugün solcu düşünürlerin dikkatini Schmitt’in düşüncesindeki bir başka unsur çekiyor: onun olağanüstü hâl anlayışı. 2003 yılında Giorgio Agamben İstisna Hâli kitabını yayınladı. Kitabında şu eğilimi ortaya koydu: olağanüstü hâl, norma dönüşme eğilimi gösterir. İtalyan filozof 11 Eylül 2001 saldırıları sonrası George W. Bush tarafından yayımlanan military order bağlamında yazmıştı bu kitabı; bu emirler ABD güvenliğine kastettiğinden şüphelenilen yabancı uyruklu kişileri herhangi bir yasal temele dayanmaksızın tutuklamaya cevaz veriyordu. Burada Schmitt referansı bariz, 1922 yılında Siyasi İlahiyat kitabında şöyle yazıyordu Schmitt: “İstisna hâline karar veren kişi egemendir.” Weimar Cumhuriyeti’nin keskin gözlemcisi olarak Schmitt hukuki sistemin daima tıkandığını göstermeye çalışıyordu, bu anda da siyaset olağanüstü hâle başvuruyor ve meclis iradesini aşarak yeniden hüküm sürmeye başlıyordu.

Kaygan zeminde demokrasi

Liberal demokrasiye yönelik bu tür bir eleştiri bugünkü kaygılarımızla bire bir ilişkili. “Olağanüstü hâl kuramı ile Carl Schmitt kriz hâlindeyken siyasetin her zaman hukukun üzerinde olduğu fikrini savunur” diyor filozof ve siyaset bilimci Marie Goupy. Ona göre “boş konuşmalar” ve biçimcilikle tarif edebileceğimiz Meclis fazla yavaştır. Acil durumlarda tartışmaya vakit ayırmadan acil önlemler alabilmemiz gerekir, bu önlemler temel haklarımızı ihlâl etse bile. Bu da hukuk devleti modelinin bile kriz durumunda ayakta kalamayacağı anlamına gelir. Kısacası hukuk devleti ayakta kalamaz. Bu açıkça tahrip edici bir argümantasyondur.” Schmitt’te ise bu fikir otoriter bir iktidar kurmayı hedefleyen stratejinin altyapısını oluşturmuştur.

Siyasette olağanüstü hâl ilânı yakın zamanda yeniden çekici hâle gelmeye başladı. Örneğin 2015 saldırılarından sonra yargı kararı ve yargıç izni olmaksızın idarenin arama yapabilmesinin yolunu açtı olağanüstü hâl ilânı. Sonradan bu önlemler olağan hukuka eklendi, sanki hiçbir şey olmamış gibi. Marie Goupy aynı şekilde yürütme organının tek başına üstlendiği COVID krizinin yönetimini de gündeme getiriyor: “Orada da Schmitt’çi bir argümanı duymuştuk, buna göre demokratik prosedürlerle krizi yönetebilmek mümkün değildi.”

Geriye şu tabu soru kalıyor: Hukuk devleti ilkesinde gedikler açılmaya devam ederken demokrasilerimizi savunabilme gücümüz hâlâ var mı? Ya da 1930’larda Schmitt’in içinde bulunduğu durumda olduğu üzere otoriter rejimleri kabullenmeye doğru mu gidiyoruz? Monod endişeli bir tonla ekliyor: “ABD’de iktidarın paylaşımı ve insan hakları sorgulanıyor. Diktatörlük ve halkoylamacı demokrasi karışımı yeni bir model ortaya çıkmaya başladı.” Fransa’da sözde “yargıçlar yönetimine” yönelik eleştiriler artıyor. Eski Fransa İçişleri Bakanı Bruno Retailleau, hukuk devleti ilkesinin İslamcılara ve yabancı suçlulara karşı mücadelede hareket alanını kısıtladığından yakınıyordu. “Demokrasilerin bugünkü sürüklenişi 1920’lerin Schmitt’ini akla getiriyor” diyor Monod. “Bugün aşırı sağ, karşı-güçlere ihtiyacımız olmadığını ve ulus üyelerini önceleyebileceğimizi ifade ediyor.”

Jean-François Kervégan başka bir Schmittçi bir eğilimi ortaya koyuyor: karşıtlarını düşman olarak görmek. “Macaristan’da yetkililerin siyasi hasımlarını dış güçlerin ajanı olarak görmesi çok çarpıcı. Schmitt’e göre düşmanı yok etmek gerekmez, onu kendi sınırlarına doğru püskürtmek gerekir. Peki ya söz konusu iç düşmansa? Bu tür bir düşmanın tüm ifade olanaklarını ortadan kaldırmak, onu hapse tıkmak gerekir.” Bu anlamda solun bir kesiminin arzuladığı çatışmacı ortam iç siyasetin vahşileşmesine yol açma riski taşıyor. Aşırı sağın taşıdığı bu sertleşme politikası, otoriter rejimin muhalifleri kadar göçmenleri de hedef alıyor. “Schmitt için Yahudiler düşmandı. Bugünkü düşman, arasında bariz bir bağ olduğu söylenen göç-güvensizlik ikilisi. Program yabancı uyruklu kişileri öldürmeyi içermiyor ancak öncelikle tehdidin tespit edilmesi gerekliliğine dair fikir yerinde duruyor.”

Nasıl bir panzehir?

Bugün neredeyse hiçbir siyasetçi özellikle III. Reich’ın hukukçusu olarak hatırladığımız Schmitt’in fikirlerini açıkça sahiplenmiyor. Fransa’da bu isim radyoaktif özelliğini koruyor. Moskova’da, Yeni Avrasyacılığın kurucusu “Putin’in Rasputin’i” lakabıyla tanınan Aleksandr Dugin, Schmitt’i alıntılayarak, demokratik, ateist, dekadan Anglosakson “Deniz İmparatorluğu” karşısında Rusya’nın dini ve hiyerarşik “Kara İmparatorluğunun” galip geleceğini söylüyor. ABD’de Schmitt, Trump’ın başkan yardımcısı J. D. Vance’e yakınlığıyla bilinen girişimci guru Peter Thiel gibi bir okur buldu. Schmitt’in eserlerinde onu en çok etkileyen şey düşünürün en sarsıcı fikirlerinden biri oldu: kıyamet düşüncesi. Schmitt siyasi kıyamet düşüncesinde Pavlus’un Selaniklililere İkinci Mektup’unda değindiği İncil kökenli bir kavram olan “katechon” kavramını işe koşar. Söz konusu olan; “gerçek” İsa’nın dönüşünden önce mutlak kötülüğün ve sahte peygamberlerin (nam-ı diğer Deccal’in) ortaya çıkışının önüne geçen mistik bir güçtür. Schmitt’e göre her çağ bir katechon üretir. Geçmişte katechon, Hıristiyanlığın yıkılmasının önüne geçen Roma İmparatorluğu olmuştu.

Bugünkü meselemiz ise içinde bulunduğumuz modern dönemde katechon’un ne olacağı, yani sahte peygamberlerin zaferinin önüne neyin geçeceğidir. Schmitt’e göre bugünün şeytanı dünya yönetimiydi. Yani uluslararası ilişkileri barışçıl hâle getirme yanılgısına düşmek, buna meyletmekti. Hitler’e inancının altında onu liberalizmin zaferi karşısındaki katechon olarak görmesi yatıyordu. Nihayetinde Schmitt kıyamete sürüklenmemizi engellemenin küresel güç blokları arasındaki dengeden geçtiğine inanıyordu.

İçeriği internete sızan bir konferansta Thiel bu kıyamet anlatısından bahsediyor. Thiel’e göre bir taraftan “tek dünya devleti” diğer taraftan “dünyanın yok oluşu” (evet yanlış duymadınız) arasında sıkışıp kalmış durumdayız. Savaştan kaçınmak için birincisini seçmek bizi cezbediyor; kötü de olsa bu şeytan bize barışı vaat ediyor. Çağımızın katechon’unu teşhis edemediğimiz sürece zamanımızın devası bu. Bu kavramı öne sürdüğünde Thiel’in aklında tam olarak ne var? Şirketi Palantir’in vaat ettiği genel gözetleme sistemi mi? Trump’ın diktatörlüğü mü? Pek açık değil. Sözlerini şöyle tamamlıyor: “Hiçbir insan kesin bir çözüm bulamaz buna. Bu bekleyiş mesihçi bir umuda yaslanıyor, siyasete değil.” Bu durumda Schmitt’in dehşet verici fikirlerinden kurtulmak için tek bir yol kalıyor: kıyamete inanmayı bırakmak.

Neticede Schmitt’in sorunlu mirasıyla hesabımızı kapatmanın henüz çok uzağındayız. Bugün bile onun metinlerini okumak tehlikeli görünüyor: Bu metinler bizi verimli bir diktatörlük uğruna hukuk devletini bir kenara bırakmaya ikna etme tehlikesi taşımıyor mu? Ya da acaba tam tersine otoriter eğilimlerimize karşı bir panzehir olabilir mi? 1945 yılında Schmitt Nasyonal Sosyalizm virüsünü ona karşı bağışıklık kazanmak amacıyla kendine aşıladığını iddia etmiş ve Nasyonal Sosyalizmi kolera basiline benzetmişti. En hafif tabirle riskli bir savunma hattı. Onun savrulmalarını okumak acaba bizde de aynı etkiyi yaratabilir, iddia ettiği üzere onun totalitarizme karşı bağışıklığını artırdığı gibi bizim de aşırılıklara karşı bağışıklığımızı artırabilir mi?

Aslında Schmitt’in eseri iki şekilde ele alınabilir: siyasetin vahşileşmesini meşrulaştırmak hatta hızlandırmak için, ya da tam tersine, onu anlamak ve ona karşı koyabilmek için. Tarafımızı seçmek bize kalmış.