Michel Foucault, Felsefenin Monte Kristo’su
Vincent Descombes’un 15 Ekim 2026’da Philosophie Magazine’de yayımlanan yazısını İlker Kocael çevirdi.
Michel Foucault, içine hapsolduğumuz kanıksanmış doğrulardan bizi çekip çıkarmaya çalıştı. Ancak bunu yaparken kendisini hiçbir yere ait olmayan biri olarak gördü. Peki bu savunulabilir bir tutum mu? Vincent Descombes, ustalıkla kaleme aldığı metninde Foucault’nun felsefi girişiminin katkılarını ve sınırlarını çözümlüyor.
Michel Foucault yaşasaydı bugün 100 yaşında olacaktı. Yaşarken halkta büyük karşılık gören yazarlar genellikle bir süreliğine araf dediğimiz yerde bekler, ondan sonra da yeniden keşfedilip klasikler arasında kalıcı bir yer edinirler. Örneğin Bergson ve Sartre’ın başına gelen budur.
Oysa Foucault’nun yıldızı hiçbir zaman sönmedi; sempozyumlarda tartışılmaya, sosyal bilimler bölümlerinde çalışılmaya, akademik çevrelerde değer görmeye devam etti. Peki bu onun düşüncelerinin hâkimiyet kurduğu ve başlangıçta yıkıcı ya da aykırı olarak görülen bu düşüncelerin nihayetinde genel kabul gördüğü anlamına mı geliyor? Yüzüncü yıl anmaları, onun eserlerinden nelerin aklımızda yer ettiğini sorgulamak için önemli bir fırsat.
Düşüncenin çağları
Foucault’ya müstesna olduğu kadar beklenmedik bir ünü bir anda kazandıran eser onun 1967 yılında yayımladığı Kelimeler ve Şeyler kitabıdır. Zorlayıcı bir metindir bu. Kavraması oldukça güçtür, kupkuru bir konuyu ele alır. Bu 400 sayfa zaman zaman dolambaçlı akıl yürütmeleri göz kamaştırıcı ustalık gösterileriyle bir araya getirir. Peki Foucault’nun bu kitapta ele aldığı asıl mesele nedir? Kitabın alt başlığı “beşeri bilimlerin arkeolojisi”dir, bu da okuru doğrudan iki güçlükle karşı karşıya bırakır.
Öncelikle neden “tarih” yerine “arkeoloji” der? Foucault bu meseleye birçok kez değindi, onun çalışması düşünce tarihi alanına girmiyordu. Gerçekten de amacı şu ya da bu dönemde kimin ne düşündüğünü aktarmak değildir; amacı belirli bir dönemde bir şeyin düşünülebilir hâle gelmesinin koşullarını ortaya koymak, neden bir önceki ya da bir sonraki dönemlerde o şeyin düşünülebilir olmadığını/olmayacağını göstermektir. Bu kavranabilirlik koşulları sistemler oluşturur ve bu sistemler de düşünce çağlarını belirler. Belirli bir ideolojik sistemde düşünülemez olan şey bir başka sistemde düşünülebilir oluverir.

Arkeolojinin görevi işte bu sistemleri ortaya koymaktır. Bununla birlikte bu aynı zamanda bir tarih çalışmasıdır; zira okur zaman içinde ardışık olarak birbirini izleyen düşünce düzenlerini takip etmeye davet edilir. Bu düşünce düzenleri de düşüncenin “çağlarını” belirler: Rönesans çağı, klasik çağ, modern çağ vs. Foucault bu düşünce düzenlerini “épistémai” olarak adlandırır, bu kelime Grekçede “bilim” ya da “bilgi” anlamına gelen “épistémè” kelimesinin çoğuludur. Buna karşılık bu kelime Foucault’da bilim anlamına gelmez; daha ziyade entelektüel şema ya da fikirler sistemi gibi bir anlam kazanır. Bu pek isabetli bir terim değildir ve sonradan da benimsenmemiştir.
Beşeri bilimler?
Okurun karşısına çıkan bir sonraki güçlük şudur; “beşeri bilimlerin” hangi disiplinleri barındırdığını kendimize sormamız gerekir. Foucault, 19. yüzyılda insanı şu ya da bu perspektiften nesne olarak ele alan üç disiplinin ne şekilde ortaya çıktığını açıklar: canlı bir varlık olarak, çalışan olarak ve konuşan olarak. Bu disiplinler sırasıyla biyoloji, ekonomi ve dilbilimdir. Bu yeni disiplinler kuşkusuz pozitif bilgi alanlarıdır, ancak onun “beşeri bilimler” diye adlandırdığı şey değildir.
Foucault, kendi açıklamasıyla, bu adlandırmayı ampirik bilgi ile saf felsefe arasında karma bir statüye sahip disiplinlere ayırır. Aslında burada söz konusu olan her şeyden önce psikoloji ve sosyolojidir; geleneksel felsefenin bu iki dalının 19. yüzyılda bilimsel statü elde ettiği de varsayılmıştır. Dolayısıyla ampirik bilimdirler ancak “İnsan nedir?” sorusuna yanıt verme iddialarını da korumuşlardır. Bu tam anlamıyla felsefi bir sorudur, zira Kant’a göre felsefi sorgulamanın üç boyutunu da kendinde toplar (“Ne bilebilirim?”, “Ne yapmalıyım?”, “Ne umabilirim?”).
Ek bir zorluk: Foucault’nun “karşı-bilimler” olarak adlandırdığı iki öncü disiplini ayrı tutmak gerekir; çünkü bu disiplinler yapısalcı bir analiz uygulayarak beşeri bilimlerin kaderi olan “antropolojik uykudan” kurtulurlar. Bunlar Lévi-Strauss’un etnolojisi ve Lacan’ın psikanalizidir. Peki tüm bu ayrımlar neden? Neden psikoloji ve sosyolojiye özel bir yer ayırmalı?
Foucault’nun başlangıçtaki pozisyonu
Esasen Merleau-Ponty’nin 1949 yılında Sorbonne’da verdiği dersi bilmeden Kelimeler ve Şeyler’in yazarının neyi ele aldığını anlamak imkânsızdır (Merleau-Ponty’nin bu dersi “Fenomenoloji ve Beşeri Bilimler” başlığıyla yayımlanmıştır). Foucault bu dersi izlemişti. Kitabının karmaşık argümanını açıkça Merleau-Ponty’nin pozisyonunu tartışmak üzere inşa etmişti -her ne kadar Algının Fenomenolojisi’nin yazarının adını anmamaya özen göstermiş gibi görünse de.
Merleau-Ponty, Husserl’in psikolojizme karşı yürüttüğü mücadeleyi devralmıştı. 20. yüzyılın başında, Husserl natüralizm diye adlandırdığı şeyin iki biçimini eleştirmişti: tarihselcilik ve psikolojizm. Yani psikolojinin mantıksal zorunlulukları açıklama iddiasına karşı verdikleri mücadelede Frege ile aynı safta yer alıyordu. Bu iddia psikolojizmi tanımlar; yani psikolojizm mantıksal zorunlulukları -örneğin çelişmezlik ilkesini- zihinsel işleyişimizin doğal kısıtlamaları olarak ele alır, söylemimizin anlamlı olmasının koşulları olarak değil. Peki mantığın biçimselleştirdiği şemalara göre akıl yürütmek neden zorunludur?
Kendi ampirik disiplininin bu soruya yanıt verebileceğine inanan psikolog -ki aslında bu felsefi bir sorudur- şöyle diyecektir: Bunun sebebi zihnimizin bu şekilde yapılanmış olmasıdır, başka türlü yapabilme şansımız yoktur. Bu durumda biz başka türlüsünü yapamayız (ampirik imkânsızlık), ancak bizden başka türlü yapılandırılmış varlıkların bizim tasavvur edemeyeceğimiz öteki bir mantığa göre işleyebileceğini düşünmenin önünde bir engel yoktur. Mantıksal zorunluluklar sadece bizim için vardır, dolayısıyla da olumsaldırlar. Kelimeler ve Şeyler kitabının temel argümanında psikoloji ve sosyoloji özel bir yere sahipse bunun sebebi rasyonel ilkelerin statüsü üzerine 19. yüzyıl sonunda açılan bu tartışmaya Foucault’nun bizzat dahil olmasıdır.
Düşünce “sistemleri” arasında nasıl iletişim kurulur?
Arkeoloji bir fikirler tarihi değildir, ancak kesinlikle bir tarihtir, “çağların” birbirini izlemesinin tarihidir. Bu geçişler “arkeolojik mutasyonlardır”. Klasik çağ 18. yüzyılın sonunda biter. Çöker ve yerini modern çağa bırakır (insan çağı). Arkeolojik mutasyonlar bir sistemden öteki sisteme kesintili bir şekilde geçişi sağlar, bu da ortak ölçütlere sahip olmayan sistemler arasında bir iletişim sorunu yaratır. Peki arkeolog, bize yabancı olduğu varsayılan geçmişteki bir sistemi nasıl olup da betimleyebilir? Bunu yapabildiğine göre, öteki çağların düşüncelerinin erişimimize kapalı olmadığını kabul etmek gerekir.

Bilim filozofu Georges Canguilhem, kitabı büyük ölçüde olumladığı değerlendirmesinde, bilgilerin tarihine yönelik bu aşırı kesintili yaklaşıma karşı çıkmıştı. Şöyle söylüyordu: “Temel sözce ağlarının kesintili ve birbirinden bağımsız bir şekilde birbirini izlemesi, aşılmış geçmişi yeniden kurmaya yönelik her türlü girişimi olanaksız kılar.” (“İnsanın Ölümü ya da Cogito’nun Tükenişi”, Critique dergisi, Temmuz 1967). Sistemler birbirini kesintili bir şekilde takip etseydi ve biz de belirli bir sistemin bize izin verdiği fikirlerin dışına çıkamasaydık, o zaman şu soru ortaya çıkardı: Peki o zaman nasıl olur da arkeolog mümkün olan diğer sistemlerden bize söz edebilir?
Üstinsan Miti
Buna tek bir yanıt verilebilir: Sıradan bir tarihçiden farklı olarak arkeolog kendini tüm sistemlerin dışında konumlandırmayı başarabilen kişidir. Öyle ki tüm bu sistemleri inceleme nesnesi olarak alabilir. Foucault benim epistemik üstinsan miti diye adlandırdığım şeye katılmaktan pek uzak değilmiş gibi görünür. Ben de bu adlandırmayı Michel Carrouges’un 19. yüzyıl edebiyatında Üstinsan’ın farklı versiyonlarının ortaya çıkışını incelediği eserine (Üstinsan Mistisizmi, Gallimard, 1948) referansla yapmıştım.
Bu tür karakterler arasından en bilinen ikisi Monte Kristo Kontu (Alexandre Dumas) ve Kaptan Nemo’dur (Jules Verne). Bu karakterler daha önce görülmedik bir adaletsizliğe maruz kalırlar, beşeri mahkemede zararlarının karşılanmasını talep etmeleri de mümkün değildir, böylece toplumu terk ederler. Kimliklerinden mahrum bırakılmış olmalarına rağmen, bu yoksunluktan karşı konulmaz bir güç çıkarmayı başarırlar. Kendilerini dışarıda, beşeri dünyanın dışında, bu dünyanın uzlaşımları ve ahlakının üzerinde tutarlar.
Monte Kristo Kontu bunu Savcı Villefort’a açıklar. Savcı yalnızca Fransız hukukundan haberdardır, hâlbuki hem Doğu’da hem de Batı’da yaşamış olan Monte Kristo “tüm milletlerin kanunlarına” hâkimdir. Tüm ahlak sistemlerinin uzlaşımsal yapısını görmüştür. Bilhassa da hiçbir memleketten değildir: “Benim krallığım dünya kadar büyüktür, zira ben ne İtalyan ne Fransız ne Hintli ne Amerikalı ne de İspanyolum. Dünya vatandaşıyım ben. Tüm âdetleri benimser, dillerin hepsini konuşurum.”
Nesnellik, hayali bir ülke
Macera romanlarının üstinsanının üstünlüğü tükenmez bir hazineye sahip olmasından gelir. Bilgilerin arkeoloğunu üstinsan kılan şey ise onun epistemik konumudur; tüm ideolojik sistemleri (kültürleri, düşünce biçimlerini) tarafsız bir gözle ele alabileceği dışsal bir nokta bulabilmiştir. Bu karakterde mitik olan şey nedir peki? İnsan zihninin olağan koşullarını aşmanın yolunu bulmuş olmaktır; zira normalde zihnimiz belirli bir kavramsal sistem (ya da daha doğrusu belirli bir dil) içinde işler.
Bağımlı olduğumuz düşünsel sisteminin olumsal olduğunu, mümkün beşeri dünyaların genel sistemi içindeki olasılıklar arasından yalnızca bir olasılık olduğunu tasavvur etmek olanaklı mıdır? Lévi-Strauss zaman zaman bu fanteziyi benimsermiş gibi görünür. O dönemde Foucault bu eğilimi fenomenoloğun kurucu ediminde (épochè ya da fenomenolojik indirgeme) görmüştü, ancak bilginin arkeolojisi fikriyle kendisi de aynı yanılsamayı yeniden üretiyor olabilir.

Şu soruyu sormamız gerek: Hiçbir yere gitmek için, tüm beşeri ihtimalleri tarafsız gözle ele alabileceğimiz dışsal bir konum bulmak için ne yapmalı? Peki böyle bir dışsal konum mevcut değilse, bir sistemde söylenen şeyleri başka sistemlerin söyleyiş biçimlerine tercüme etmek nasıl mümkün olabilir?
Her şey… göreli olmayabilir mi?
Foucault’nun kendisi Bilginin Arkeolojisi’nin haber verdiği geniş kapsamlı programın devamını getirmedi. Açıkladığı üzere arkeoloji çalışmalarını soybilim araştırmalarının hizmetine sundu. Artık araştırmacı için mesele kendini dünyadan soyutlamak değil, tam tersine, dünyaya aidiyetini ve tarihsel güncelliğe eklemlenme biçimini sorgulamaktı.
1982-83 yılı seminerinin ilk oturumunda, Foucault araştırmalarının bütünü üzerine genel bir değerlendirme yapmaya ve araştırmalarında bütünlüğü sağlayan şeyi ortaya koymaya çalıştı. Bu ilk oturum için kapsamlı bir arasöz yazmış, ancak bunu derste sunmamıştı. Bu değerlendirmeyi Kendinin ve Başkalarının Yönetimi, Collège de France Dersleri, 1982-83 dersleri için tuttuğu notlardan biliyoruz. Orada kendisine sıklıkla yöneltilen üç itirazı ele alır: tarihselciliği, nominalizmi ve nihilizmi.
Bu itirazların tuzak olduğunu söyler. Tutumunun göreci olduğu itirazıyla karşılaşan filozof bu nitelendirmeyi bir itiraz olarak alırsa daha baştan kaybetmiş olur; zira bu tartışmanın sonucuna etki edecek bir öncülü kabul ettiği anlamına gelir: göreciliğin düşünsel açıdan savunulamaz bir tutum olduğunu. Dolayısıyla da aslında göreci olmadığını ileri sürerek kendini savunmaya mecbur kalır.
Üç itiraz şöyledir:
- Tarihselcilikle ilgili itiraz. Bir özne kuramı ya da bilgi kuramı geliştirmek yerine belirli pratiklerin tarihsel analizini sundunuz.
- Nominalizmle ilgili itiraz. Filozoftan adlandırılabilen ve tanımlanabilen, ağırlığı olan gerçeklikleri ele alması beklenir. Filozof örneğin şu soruları sormalıdır: “İktidar nedir?” ya da “Delilik nedir?”. Hâlbuki siz “tekil tarihsel biçimler oluşturan deneyimlerin analiziyle” yetindiniz.
- Nihilizmle ilgili itiraz. Pratiklerimizi değerlendirmeye yönelik bir temel ortaya koymak yerine, keyfi pratiklerin (yani bizim pratiklerimizin) ne şekilde normatif sistemler ürettiğini göstermeye çalıştınız.
İkisi de, kaptanım
Üç itiraz aslında tek bir eleştiride özetlenebilir: Siz bir filozofsunuz, bir filozof sorusu sordunuz, ancak ona bir tarihçi yanıtı verdiniz. Yani üç itiraz da felsefi bir soruya tarihçi olarak yanıt veremeyeceğimizi varsayar. Diğer bir deyişle filozofun soruları tarihsel sorular değildir. Ancak Foucault bu varsayımı kabul etmememizi ister.
Tarihçi Pierre Nora, Deliliğin Tarihi’ni okurken “felsefeye ait bir problemi tarihsel olarak ele alma biçiminin” onu büyülediğini söylemişti (Tuhaf Bir İnat, Gallimard, 2022). Yani felsefenin alanına giren, bu nitelikleriyle tanımlanabilen problemler vardır öyleyse. Ancak bu felsefi problemleri birçok şekilde ele almak mümkündür. Bu problemler bir filozof olarak da ele alınabilir, bir tarihçi olarak da.
Böylelikle Foucault’nun tüm çalışmaları filozofça bir soruya tarihçi olarak yanıt verebileceğimiz fikrine dayanır. Peki ama, bir tarihçinin sorusuna filozofça bir analizle yanıt verilebileceğini de söyler miydi? Bu sorgulamaların temelinde, söz konusu iki soru türü arasında bir fark olup olmadığını belirleme meselesi yatar.
Tarih + felsefe = soybilim?
Birisi filozofun sorduğu soruya tarihsel bir analiz sunarak yanıt vermeye karar verirse, bu durum onun söz konusu filozofun sorusuna sanki filozof tarihçi soruları soran bir tarihçiymiş gibi yanıt verebileceğini düşündüğü anlamına gelir. Özetle Foucault’nun izlediği yolu izleyebilmemiz için, filozofun ortaya attığı (ve Foucault’nun bizi tarihe başvurarak cevaplandırmaya davet ettiği) sorunun -felsefi bir soru vasfını kaybetmeksizin- aslında bir tarih sorusu olması gerekir. Felsefi çalışmanın soybilimsel olarak tanımlanması da tam olarak bu anlama gelir.
Foucault araştırmalarını Kantçı eleştiri mirasının bir parçası olarak sunarken bu meseleye de açıklık getirdi. Bu eleştirinin Kant’ta hâlihazırda iki biçimde mevcut olduğunu savundu: kimi zaman “hakikatin analitik felsefesi” kimi zaman da “şimdinin ontolojisi, güncelliğin ontolojisi, modernitenin ontolojisi, kendimizin ontolojisi” biçiminde. Sonrasında şöyle ekler: “İşte Hegel’den Frankfurt Okulu’na uzanan, Nietzsche ve Max Weber’den de geçen bu felsefe biçimi, benim de elbette elimden geldiğince dahil olduğum bir düşünme biçiminin temelini atmıştır.”

Ontolojik bir eleştiri: Bu “ontolojik” nitelendirmesi filozofların teknik jargonuna aittir, dolayısıyla meselenin felsefi olduğuna işaret eder. Ancak yanıt güncelliğin değerlendirmesinden çıkarılacaktır. Yani Foucault tipik bir felsefi soruya tarihsel bir analizle yanıt vermeye girişecektir; zira göreci bakış açısından bunu yapmak meşrudur. Peki hangi ölçüde bunu başarır?
Ontolojik mi dediniz?
“Ontoloji” ne demektir? Bugün bu kelimeyi çeşitli anlamlarda kullanıyoruz. Üç farklı kullanımını şu şekilde ayırt edebiliriz:
- A) Analitik felsefe anlamında ontoloji (Quine): Söylemimiz göndergesel ifadeler (özel isimler, belirli betimlemeler) içerir. Bu tür ifadeleri kullanmak bizi ontolojik olarak bağlar. Örneğin isimlerini zikrederek (“üç sayısı”) ya da onları tarif ederek (“gezegenlerin sayısı”) sayılara gönderme yaptığımız olur; bu durumda sayılar gibi soyut nesneleri kimlikleri belirlenebilir varlıklar olarak kabul etme yükümlülüğü altına girmiş oluruz. Terimi Quine’in kullandığı anlamda ele alırsak, Foucault’nun nominalist yaklaşımını şöyle açıklayabiliriz: Onun ontolojisinde, dünyada Delilik ya da Suç gibi soyut varlıkların mevcut olması olanağına yer yoktur.
- B) Kategorilere dair ontolojik kuram anlamında ontoloji, yani “var olmanın” farklı anlamlarını incelemek; ilişkiler tözlerle aynı biçimde var olmazlar vs. Bu klasik anlamdan yola çıkarak Foucault’nun iktidar mikrofiziğinin şu fikre yaslandığını söyleyebiliriz: İktidar, yerini tespit edebileceğimiz türden bir töz değildir; aksine ilişkiler kategorisine aittir.
- C) Foucault’nun içinde yetiştiği felsefe geleneğinde belki de en yaygın anlamıyla: Görünüşler vardır (fenomenolojinin nesnesi) ve gerçeklik vardır (ontolojinin nesnesi). Şimdinin ontolojisi dolayısıyla şimdide modernle anti-moderni karşı karşıya getirmeyi amaçlayan “modernite üzerine bir söylemdir”. Bugün meydana gelen her olay aynı derecede güncel önem taşımaz.
Filozofun rolü
Peki Foucault kendimizin eleştirel -çünkü tarihsel- bir ontolojisi derken neyi kasteder? Neden ontolojiden bahsedelim? Şöyle bir fikirdeymiş gibi görünür: Felsefe uzun zamandır herkes ve tüm zamanlar için geçerli, zorunlu (“ebedi”) hakikatlerin araştırılması tanımını korumak istemiştir. Ancak bu iddiayı artık sürdürebilmemiz mümkün değildir. Peki artık zorunlu hakikatleri, a priori koşulları dile getirmeyecekse filozofun görevi ne olabilir? Foucault yanıtlar: şimdiye dair soru sormak, şimdiye tanı koymak; yani kendini zorunluymuş gibi sunan şeyin aslında keyfi olduğunu göstermektir.
Foucault bununla kastettiği şeyi sıklıkla Kant’ın “Aydınlanma Nedir?” başlıklı kısa metnine değinerek açıklar. Kant bu metinde yeni bir soru ortaya atarak eleştirel düşüncenin farklı bir biçiminin önünü açar. Buradaki yenilik filozofun kendi çağına gönderme yapması değil, kendi çağının anlamı üzerine bir soruya yanıt vermek istemesidir: Aydınlanmış bir çağda mı yaşıyoruz? Filozof parçası olduğunu düşündüğü güncelliğe ilişkin, yani kendisinin de dahil olduğu bir “biz” hakkında soru sorar. Böylelikle felsefe kendini “modernitenin söylemi, modernite üzerine söylem” olarak tanımlar. Felsefi görevin tanımı da bu noktadan sonra, Foucault’ya göre, “kendimizin ontolojisini” sunmaktır.
Önemli olan şey… ve olmayan şey
Ancak bu açıklama yeterli değildir. Filozof “olan biteni”, “meydana gelenleri” dile getirerek bir “modernlik söylemi” ortaya koyar, ancak söylemi ontolojikse bu şu anlama gelir: Filozof günün olayları arasından yalnızca asıl olanları, önemlilerini, fark yaratanları tutar. Evet ama durum böyleyse filozof bir seçim ilkesine sahip olmalıdır, bu ilke sayesinde bazı olayları sıradan hadiseler olarak eleyip diğerlerini dikkate almalıdır. Hegelci ya da genç-Hegelci filozofta bu kriteri sağlayan şey sistemdir. Foucault’nun kullandığı kriter nedir? Onun bir kriteri var mıdır? Esasında tarih-dışı anlamda anlaşılan felsefenin gerekliliğinden kaçamayız; zira bu felsefe anlayışı önemli olan şeyle olmayan şey ayrımının kriterlerini ortaya koymakta mahirdir.
Foucault’nun eserlerinden ne çıkarmalıyız o hâlde? Greklerden bu yana felsefenin kendini zorunlulukların araştırılması olarak sunduğu kesindir. Parmenides’ten bu yana filozofun etkinliğinde içkin bir zorunlulukçuluk vardır. Bu durumun filozofları düşünme ve eyleme biçimlerimizde olumsallığın ya da uzlaşımların payını görmemeye veya hafife almaya sevk ettiği de aynı şekilde doğrudur. Peki bu eğilime nasıl karşı konulur? Bu noktada Foucault’nun düşüncelerini Wittgenstein’ın düşünceleriyle karşı karşıya getirmek aydınlatıcı olurdu.