Gilles Deleuze : Oluşun Sismografı
Philosophie Magazine dergisinde 4 Aralık 2024 tarihinde yayınlanan Patrice Maniglier söyleşisini İlker Kocael çevirdi.
Deleuze felsefesinin kendine özgü yanını tek kelimeyle özetleseydiniz ne derdiniz?
Deleuze bunu kendisi söylüyordu zaten: kendi kuşağının en filozof olanı, en azından felsefenin ölümü meselesinden hiç etkilenmeden felsefeyi en masum hâliyle yapan oydu. Halis bir filozoftu o, yani bir metafizikçiydi! Kapitalizm, psikanaliz vs. gibi aşina olduğumuz büyük meseleler hakkında söz söyler gibi görünür ama kendi içinde bir felsefi sistem inşa ederdi. Onun ezoterik bir yanı vardı. Foucault’nun aksine; cinsellik, hapishane, dil vs. gibi kafamızı kurcalayan konular hakkında bize ilginç şeyler söylemek gibi bir arzusu yoktu. Amacı, “bir felsefe” denilen o tuhaf ve saklı nesneyi inşa etmekti.
“Bir felsefe”, içimizdeki bir şato gibidir, tamamen düşüncelerle inşa edilir. Odasında ya da oyun evindeki çocuklara benzer şekilde vaktimizi zihinsel üretime, tefekküre ayırırız. Bunu da kendimiz için yaparız. Onun kitaplarının işlevi şu ya da bu konuda insanların fikirlerini değiştirmek değildir, insanlara bu şatoda olan bitenler hakkında bilgi vermektir. Çünkü bu tuhaf macerayı takip etmek onlara hayatlarındaki küçük meseleler açısından iyi gelecektir diye düşünür Deleuze.
Bu yüzden de kitapları kendini okuyucuya hemen açmaz. Onun kitaplarını tablo izler gibi okumak gerekir. İletişim aracından ziyade metinden oluşan nesnelerdir bunlar, şato hakkında fikir edinebileceğiniz küçük haritalar gibidir. Deleuze şunu tekrar tekrar söyler: Felsefe onun için bir yaratım işidir, tartışma işi değildir. Fikirleri ya da anlamları aktarmaz, “bir felsefe” denilen o tuhaf kütleyi kavratır. Metafizik budur: felsefi sistemlere salt kendileri için duyulan sevgi. Deleuze bizim dönemimizde felsefeyi en saf hâliyle vücuda getirdi, bunu gerçek anlamıyla, L’Abécédaire röportajında gördüğümüz üzere bedeniyle de yaptı. Orta Çağ’da Aristoteles için söylediklerini bugün Deleuze için söyleyebiliriz: “Filozofun ta kendisi”.
“Belki bir gün Deleuzecü bir çağ olacak” diyordu Foucault. Bu söz hakkında ne dersiniz?
Şöyle demek istiyordu: Şimdilik (1960’ların sonunda söylemişti bu sözü), Deleuze düşüncesi metafizik semalarında süzülüyor ancak bir gün bilim, siyaset ve aşkla ilişkili pratiklerin zeminine inecek. Nihayetinde pratiklerde bir dönüşüme yol açacak. Kehanetin gerçekleştiğini görüyoruz sanırım: Bugün Deleuzecü bir antropoloji (Eduardo Viveiros de Castro), Deleuzecü bir psikanaliz (Silvia Lippi), Deleuzecü bir çağdaş sanat (isimleri saymakla bitmez), Deleuzecü bir bilim felsefesi (Bruno Latour, Isabelle Stengers ya da Donna Haraway), hatta Deleuzecü bir biyoloji (Lynn Margulis’i takip eden ve birlikte evrimden bahsedenler), Deleuzecü feministler ve Deleuzecü hukukçular bile var. Kültürün pek çok alanı Deleuze’ün etkisiyle dönüştü. Ancak şu da var; örneğin ekonomi ve yapay zekâ gibi modernitenin çetin alanlarına Deleuze pek nüfuz edemedi. Bazı girişimler mevcut, örneğin Zürih’te Politeknik Okulunda Juan Luis Gastaldi algoritmalara doğrudan Deleuze’ü eklemeyi denedi. Ancak zorlu ve nadir bulunan girişimler bunlar. Evet, çağımızın Deleuzecü olması için biraz daha omuz vermeniz gerekiyor dostlar.

Hangi düşünsel ortamın ürünüdür Deleuze?
Şu ikiliden doğmuştur: Bir taraftan bilimsel devrim, ki bu devrim özellikle 19. yüzyılda felsefenin “temel olma” rolünü bilimlere ve teknokrasiye kaptırmasına sebep olmuştur. Diğer taraftansa kuantum mekaniği, Öklid dışı geometri vesaire ile 20. yüzyılın başında bizzat bilimlerin yaşadığı “temellerin krizi”. Bilinç felsefeleri -özellikle de varoluşçuluk- bu kayıtsız dünyaya anlam vermek zorunda olmanın trajedisini tüm insanların ortaklaşabileceği bir tür evrensel ilkeye dönüştürerek teselli sağlıyordu, bu alanı da münhasıran felsefeye tahsis ediyordu. Sonra yapısalcılık geldi, varoluşçuluğa karşı çıktı ve “insanın ölümünü” ilan etti. Hiçbir temel olamazdı; ne özne, ne bilinç, ne de varoluş. Çünkü yapılar, sistemler “zaten daima” anlamdan ve iradeden önce gelirdi. Böylece felsefenin anlamı çıkmaza girdi.
Deleuze felsefenin -diğer etkinliklerin yanında- yaratıcı bir etkinlik olduğunu söyleyerek felsefeye yeniden anlam verdi. Felsefenin amacı kuramlarımıza ya da pratiklerimize temel sağlamak değildi. Bizzat kendisi de yaratıcı olduğu için felsefenin varlık sebebi yeni varoluş olanaklarının icadına eşlik etmekti. Esasında Deleuze bir yapısalcıydı, ancak yapısalcılığın oluş ve olaya dayalı bir düşünce olduğunu gösteren bir yapısalcı. Sistemler olayları teşhis etmeye yarar. Bundan böyle asıl buyruk şudur: olan bitenin hakkını ver. Entelektüel ve pratik yaşamını mutlak kesinliğe dayalı temellere dayandırarak sağlamlaştırmaya çalışma, onun yerine seni ilgilendiren olaylara daha yakın olmaya çalış. Gördüğünüz gibi burada yeni bir norm koyma, bir yönelim söz konusu: kendini varlığa göre değil oluşa göre ayarlamak.
“Oluş” derken neyi kastediyor Deleuze?
Bergson’la aynı şeyi: oluşlar kendi içlerinde, oluşta olan şeylerden bağımsız olarak gerçektir. Var olan şeylerin bozulma, değişme, dönüşme hareketleri değildir basitçe; onların kendi başlarına bir varlıkları vardır. Arabaların kazaları yoktur, kazalar kendilerini arabalarda gerçekleştirir -arabalar da esasında, tabiri caizse, yalnız bu işe yarar: olayları ölçmeye. Yani şeyin öncesiyle sonrasını kıyaslarız ve böylece olaya dair bir fikir ediniriz. Ancak olayı artık gerçekleştiği anda kendi içinde kavramamız mümkün değildir.
Bir olayı önceki ve sonraki durum arasındaki fark üzerinden tanımlamak istemiyorsanız nasıl yapacaksınız? Deleuze’ün yanıtı: yapının değişimi üzerinden tanımlayabilirsiniz, işte olayın kriteri de budur. Yapısalcılığın araçları olayların ne olduğunu kavrayabilmemiz için çok elverişlidir: şeylerin düzenleniş biçimindeki ya da ötekilerle ilişkilerindeki değişim. Deleuze nihayetinde Bergson’un yapmak istediği şeyi yaptı; deneyimdeki tamamen olay niteliğindeki kısmı ve tamamen oluş niteliğindeki kısmı ayrıştırdı, bunu da yapısalcılığın araçlarıyla yaptı. Size şu küçük denklemimi vereyim: Bergson + yapısalcılık = Deleuze. Deleuze’ü anlamak istiyorsanız Saussure’ü, Lévi-Strauss’u, Lacan’ı, Foucault’yu ve tüm yapısalcı ve post-yapısalcı tayfayı okumanız gerekir.
Peki olay kavramına nasıl bir anlam verir?
Olay kavramını iyi bir şekilde ortaya koymak için onun başka bir kavramla, olgu kavramıyla arasındaki karşıtlığa değinmek gerekir. Olgu, şeylerin içinde bulunduğu saptanabilir durumdur. Olay ise saptanamaz: Olayda gerçekleşmekte olan saf bir fark söz konusudur. Bu, değişimin kendi içinde ele alınmasıdır. Kedinin paspasın üzerinde olması bir olgudur. Olay ise bu olgunun vuku bulduğu sistemin genel düzeni bakımından ne anlama geldiğidir. Eğer yapı değişikliğine işaret ediyorsa, bir olay vardır. İşaret etmiyorsa, olay yoktur.
Bir örnek verebilir misiniz?
Örneğin partnerimi değiştirmem aşk hayatımda bir değişiklik yapmış olduğum anlamına gelmez. Bu yeri işgal eden kişiyi değiştirmişimdir ama yerlerin sistemi aynıdır. Bir devamlılık vardır. Dolayısıyla olay yoktur. Olay tam da yapı değiştiğinde gerçekleşir. Benim ruhsal yaşamımda partnerimin rolü bu kez aynı değilse örneğin, burada bir süreksizlik vardır. Başımıza gelen şey yalnızca bir olgu değildir bu defa. Biraz travma gibi düşünebiliriz. Travmaları hatırlayamadığımızı biliyoruz: travmalar temsile kapalıdır, söylenemez niteliktedir vesaire. Bunun sebebi bunun bir olgu değil de olay olmasıdır, yani yeni bir yapı, tekrara dayalı bir işleyiştir. Bu konuda zihnimizde oluşan imgeler daha ziyade olayın sembolleridir.
Yaşamın büyük sorusu şudur: Olaya nasıl yanıt vereceğiz? Deleuze, şair Joë Bousquet’nin şu cümlesini alıntılar: “Yaram benden önce vardı, ben onu vücuda getirmek için doğdum.” Yaram beni aşar; benden, benim mevcut varlığımdan büyüktür. Burada temeli sonradan hayata geçirilmeye çalışılan idealler veya soyut değerler olan değil, aksine bir şeyin vuku bulmuş olması gerçeğine dayanan bir etik söz konusudur. Bu öyle bir olaydır ki doğası gereği kendisini vücuda getiren taşıyıcıyı aşar ve bu taşıyıcı bir bakıma o şeyi aktarmak zorundadır.

Travmadan bahsediyordunuz. Deleuze’ün psikanalize katkısı nedir?
Bunu anlamak için öncelikle Deleuze ve Guattari’ye atfedilen “şizoanaliz” fikrine dogmatik bir tavırla fazlaca takılı kalmayı bırakmak gerek. Aynı şekilde iddialara göre meşhur La Borde kliniğinde uygulanan grup terapisi modeline de saplanıp kalmamak gerek. Meseleyi fazlaca indirgemiş olurduk böyle yaparsak. Zira olağan psikanalizde bile -divana uzanarak yapılan psikanalizden bahsediyorum- Deleuze ve Guattari’nin katkısı büyüktür. Nihayetinde psikanalistin işi kişinin konuşmalarındaki pürüzlere dikkat kesilmektir. Bilinç düzeyine çıkarılamayan bu anomaliler içimizde bir şeylerin iş başında olduğunu sezdirir. Tanım gereği bilinç dışı bilinmezdir. Dolayısıyla dogmalardan uzak durarak kulağımızı dört açmamız gerekir. Deleuze’ün oluş felsefesi bilhassa bu bakımdan çok değerlidir. Lacancı bir psikanalist, söz gelimi, büyük ölçüde cinsiyet ikiliğine dayanır; baba ve anneyi kripte (Ç.N. mahzen) kapatılmış gibi düşünür. Buna karşılık -mesela 2023’te birlikte Kız Kardeşler: Feminist Bir Psikanaliz için kitabını yazdığımız Silvia Lippi gibi- Deleuzecü bir psikanalist ise farklı bir biçimde dinler. Hâliyle de başka şeyler duyacaktır. Örneğin toplumsal cinsiyet varyasyonlarını; Ödipus’un dönüşümleri, normal olarak kabul edilen eril ya da dişil yoldan sapmalar olarak görmek yerine, onları özgün arzu inşaları, Ödipus’a hiç uğramayan beden kurma biçimleri olarak görebiliriz.
Zaten esas mesele Ödipus’tur. Bu mitin kuşatıcı bir şekilde tüm kimliklenmeleri, tüm arzu yatırımlarını belirleyen bir yapı oluşturduğunu mu düşünüyoruz? Yoksa dürtüye, semptoma, bedenin çoklu dönüşümlerine dayanan eski Freudçu teze mi geri dönüyoruz? Freud cinsellik kuramında, bedenin bir bütün oluşturmadığı, (anal, oral, skopik vs. gibi) kısmı dürtülerden ibaret olduğu fikrini geliştirir. Bu, Deleuze ve Guattari’nin “arzulayan makineler” dediği şeydir. Libidinal ve dürtüsel beden; yerel, bütünleşmemiş uyarımlardan meydana gelir. İnsanın tüm dramı nihayetinde bunu yani id’i, ego gibi bütünlüklü kişilikler içinde birleştirme çabasından ibarettir. Tüm bunları Ödipus’un içine hapsedersek, her şeyin bütünlüklü insanlar arasında geçtiğini varsaymış oluruz. Hikâyenin yarısı uçar gider. Ve sağır oluruz. Deleuze ve Guattari psikanalistlerin kulaklarını açma konusunda çok iyiydiler.
Kök-sap (rizom) ve ortakyaşam (simbiyoz) fikirleriyle Deleuze ekoloji düşüncesinin öncülerinden midir?
Kesinlikle! Ortak yazarı Félix Guattari’nin 1989 yılında zihinsel ekoloji meselesinin de üzerinde duran ve bugün çokça ihtiyaç duyduğumuz Üç Ekoloji kitabını yazması bir tesadüf değildi tabii ki. Donna Haraway, Isabelle Stengers ya da Baptiste Morizot’yu da düşünebiliriz, tüm bu kişilerde Deleuze referansı açıktır. Sanıyorum ki bunun asıl sebebi Deleuze’ün ekolojiyi bizim işlevsel parçalarını oluşturduğumuz bu kuşatıcı bütünlükten yani ekosistem kavramından hareketle değil de “birlikte evrim” kavramından yola çıkarak düşünmesidir. Burada Deleuze’ün yaban arısı ve orkide modelini düşünebiliriz, zaten bu modelin kaynağı da Bergson’dur. Bu model Deleuze’ün de ilgisini çeker çünkü bir kez daha oluşu gözlemlenebilir formlardan ayrı tutarak düşünmeyi mümkün kılar. Yaban arısı ve orkide birlikte evrimleşir, ancak onların iç içe geçmesi tek bir form üretmez. Daha ziyade ayrışan iki formun matrisi olur: yaban arıları soyu ve orkideler soyu. Bu tür bir şeye Lynn Margulis’in ortakyaşam kuramıyla da ulaşıyoruz, bu kuram da Dünya’yı, Gaia’yı düşünmek için çok önemlidir. Deleuze’ün bu figüre ilgi duymasının metafizik sebepleri vardır, çünkü bu figür bizim bir ve çok kavrayışımızda bir şeyleri yerinden oynatır. Ancak Deleuze bu arada belirli bir ekolojik düşünceye güçlü bir ontoloji sağlar; doğanın her şeyi kuşatan büyük uyumuna değil, ilişkiye giren unsurların bizzat kimliğini değiştiren beklenmedik karşılaşmalara inanan bir düşüncedir bu. Bruno Latour üzerine yazdığım ve 2021 yılında çıkan Filozof, Dünya ve Virüs kitabımda Dünya’nın bu “kördüğümlerden” oluştuğunu göstermeye çalıştım, Latour’un da kullandığı kavram buydu.
Peki ya siyaset alanında nasıl bir etkisi oldu?
Deleuze kuşkusuz azınlıklar siyaseti için en iyi araçları sunmuştur. Ancak burada da, tıpkı olay kavramında olduğu gibi, oldukları hâliyle azınlıklar demek lazım, yani çoğunluğa dönüşmeye çalışmayan, hatta tanınma ya da ortak bir alana eklemlenme arayışında olmayan azınlıklar. Burada bir fark ileri sürülür, yani hâlihazırda var olan ve başka bir şeyden ayrı duran bir varlık değil, aksine bu “başka şeyin” olası bir dönüşümü, mutasyonu, başkalaşımı söz konusudur. Bu süreçte ısrar edilir, sonuçları göz ardı edilerek bu başka şey kendi kimliğinden, tüm kimliklerden koparılır. Bir Munch karakteri gibi her yanından sızan ve eriyen beyaz-heteroseksüel-cis erkeğin varyasyona sokulması olarak fark.
Queer olmak ya da genel anlamda azınlık olmak, başka bir şey olmak değildir, başka türlü olmaktır, Judith Butler’ın sözü bu. Azınlık siyaseti, dolayısıyla, onun için oluşlar üzerine kurulu siyasettir. Aynı sebeple de ne devleti merkeze alır ne de “iyinin” tesisine yönelik en iyi hukuki-normatif düzen meselesine odaklanır. Aksine şimdi ve burada gerçekleşmekte olana hakkını vermeye çalışan bir siyasettir, ideal bir dünya kurmayı amaçlamasa bile. Burada da önemli olan başımıza gelenlere layık şekilde davranıp davranamadığımız meselesidir. Deleuze belki de 68 Mayısı’na en yakın felsefeyi üretmiştir. İktidarı fethetme biçiminde ve büyük bir tarihi anlatı içinde gerçekleşmeyen, ancak yine de olayı hesaba katmak üzere sistemik dönüşümler gerektiren bir devrim. “Küçük adımlar” ve “büyük gece” söylemlerinin dışına çıkabilen başka bir şeyin de var olduğunu göstermiştir böylece.
68 Mayısı’ndan bahsediyorsunuz. Deleuze’ün düşüncesinde zamanı geçmiş bir şeyler yok mu?
Doğrusu bazen bu katışıksız oluşlar siyasetinin tarihi biraz fazla çabuk gözden çıkardığını düşünüyorum. Bugünlerde devlet iktidarını ele geçirmeyi, daha uzun vadeli projeksiyonları, hatta Dünya’nın tamamının oluşuna dair bütüncül bir vizyonu ve belirli bir insanlık fikrini daha fazla arzuladığımızı düşünüyorum. Deleuze’ün düşüncesinin gücünü az önce söylediklerimi bile düşünmeye zemin sağlayabilmesi üzerinden de ölçebiliyoruz. Çünkü bugün belirli bir bütünlük fikrinin önem kazanması ancak yeni bir bütünlük fikri çerçevesinde anlamlıdır, eski bir anlayışa dönüşle olacak bir iş değildir bu. Küresel ısınma adı altında başımıza gelen şeyi bir düşünün. Toplumlarımızın düşünce ve hayal gücündeki gerileyiş tam da bu olayı hesaba katmayı reddetmesinden kaynaklanıyor. Hiçbir şey olmuyormuş gibi yapma inadı bu.
Sorun yalnızca gerçekliğe uyum sağlayamamamız değil, aynı zamanda bize seslenen şeylerin bizi etkilemesine izin vermememiz. Öyle ki artık öznel olarak hiçbir şey üretmiyoruz, yaşamıyoruz, bir tür sessizlik, inkâr, öfke ya da kibir içinde kabuğumuza çekiliyoruz. Tersine, adını ne koyarsanız koyun, “Gaia’nın müdahalesi”, “Antroposen” ya da başka bir şey, bu olayı karşılayacak kurumlar inşa etmek gerek. Dünya bir olaydır ve içinde bulunduğumuz zamanın en belirgin görevi bu olaya layık olabileceğimiz bir noktaya yükselmektir.

Onun bir vizyoner olduğunu söyleyebilir misiniz?
Elbette ve bunun sebebi de onun filozof olmasıdır. Komik bir tarafı var bunun, çünkü felsefenin işinin ebedi hakikatler tesis etmek olduğunu düşünürüz, oysa felsefe her şeyden önce başlangıçları görmemizi sağlayan bir gözlüktür. Bunu kolaylıkla anlamak mümkün, tabii üzerine biraz düşünürsek. Çünkü bir şey bizi en temel düşünce kategorilerimizi değiştirmeye zorlarsa; “bir” ve “çok”, “aynı” ve “farklı”, “şey” ve “olay” gibi kavramlara verdiğimiz anlamları değiştirirse, o hâlde bu çok önemli bir olaydır! Kavramlar olayların ölçüsünü verir. Deleuze, sanat, siyaset, bilimler gibi karşısına çıkan her alanda kavramsal hareketlerle ilgilendiği için inanılmaz bir sismografa dönüşmüştür. Kendi döneminde bu farklı alanlarda beliren bazı zayıf sinyalleri tespit etmiş, kavramlar yoluyla bu sinyalleri güçlendirmiş ve ileride gerçekliğin belki de neye dönüşeceğine dair bir görüye ulaşmıştır. Bana kalırsa Deleuze’ün bugün hâlâ güncel kalabilmesinin sırrı budur.
Kimlik bugün merkezi bir tema hâline geldi. Oysa Deleuze bunu eleştiriyor ve kimliksizleşmeyi savunuyordu. Bu ikisi arasında bir gerilim yok mu?
Deleuze’de elbette kimlik fikrine yönelik belirli bir kuşku vardır. Bununla birlikte siyasi açıdan bakarsak Deleuze için kimlik talepleri ile bilinmez, duyulmadık, tekil şeyler icat etme kapasitesi arasında bir karşıtlık yoktu. Kimlikle ilgili onu rahatsız eden şey tanınmaydı, yani kimlikler zaten bilinirken sonradan tanınıyordu, sanki gerçekleşen şey beklenebilecek olanla uyumluymuş gibi. Ama kimliklerin, tanınma sistemlerine karşı kullanılan bir biçimi de vardır. Irkçılık karşıtı mücadelede, feminist mücadelede, cinsiyet azınlıklarının, cinsel azınlıkların mücadelelerinde kimliklerin stratejik kullanımı mümkündür. Görünüşte “ne olduğumu biliyorum” denildiğinde bile, bu ifade herkesin olmak hakkında bildiğini sandığı şeyi sarsar, işte bu çok değerlidir. Örneğin doğumda atanan cinsiyetle örtüşmeyen bazı cinsiyet beyanlarını düşünün. Burada gerçekten de bir varoluşun, bir kesinliğin ifadesi vardır. Bu bir geçiş arzusu gibi değil daha çok bir hatanın düzeltilmesi olarak yaşanır (“ben bir kadınım”); yine de bu varoluş toplumsal cinsiyet ve cinsiyetin bütün işaretleme sistemini varyasyona sokar. Buradan bakarsak katışıksız bir oluştur bu!
Daha genel anlamda iyi bir kimliksizleşme kuramının bizzat kimliksizlik içerisinde kimlik ifadelerinin işlevini açıklayabilmesi gerektiğini düşünüyorum. “Tüm kimlikler yanılsamadır” gibi indirgemeci bir kuram olmamalı. Deleuze ve Guattari’nin de desteklediği Malcolm X’i ele alalım. Onun tutumu net bir şekilde ayrılıkçıydı. “Kaos ve oluş içinde diğerleri ile eriyip gidelim” demiyordu. “Ayrılmamız gerek” diyordu. Buna rağmen bu talep bizi katışıksız oluşun işlediği bu kaosla ilişkiye sokar. Burada ırkçılık tanınmaz hâle gelir, eriyen balmumundan bir yüz gibi akıp gider. Oluş felsefesinin en güzel yanı budur, sürekli yeniden başlamak gerekir çünkü oluşun genel biçimini ortaya koymak mümkün değildir. Oluşun kendisi de oluştadır!